Cuma, Aralık 22, 2006

Haluk Nurbaki | Nefs Mücadelesi

1. TARİFLER VE BAŞLANGIÇ

Nefsin terbiyesi, aşk ve mârifet, kulun en üstün oluşa intikal etme metodudur. Kitabımızın ilk üç kısmında tetkik ettiklerimiz ahlâk yollarında yürüyen her mü'min, madde ve mânâ hayatının saadetinî kazanmış olur. Cennete pürüzsüz gider. Ancak kulun yaradılışındaki mûcizevî sır bu kadarla bitmez. Allah'a giden yol, içimizdeki büyük kâinatın keşfi, insanın mahlûk çerçevesinde gaye ve ufka erişmesi, ayrı bir san'attır ve şüphesiz ki bu san'at Ahlâk-ı Muhhammedi'nin en merkezî noktasıdır.

Bize şimdiye kadar yanlış bir takım anlamlar halinde öğretilen (ehlince yazılan hariç) tasavvuf ve şeriat bilgileri, ayrı iklimlerden geliyormuş gibi sunulduğu için, zîhinlerde çeşitli istifhamlar bırakmıştır. Onun için bir kaç noktayı Ahlâk-ı Muhammedî'nin ana kanunları halinde sıralamak isterim :

1)Tasavvuf, şeriat diye İslâm'da ayrı metodlar yoktur. Îslâmın bir tek metodu vardır; o da Ahlâk-ı Muhammedî'dir.

Bunun içinde ibadet de, âşk da, vicdan da, ilâhî emre itaat de, ayrılmaz ve çözülmez hamur halinde mezcolmuştur.

2)Tasavvuf bir çok beyinsiz ve şuursuzların sandığı gibi bir nevî mistisizm veya platonizm değildir. İslâm tasavvufu Fahr-ı Kâinat Efendimizin malıdır ve hiç bir tağşiş görmemiştir. Kitabımızın son üç bölümü okununca bu noktayı her okuyucu kendisi, kendi çözmüş olacaktır.

3) Şimdiye kadar bir çok yazarların tasavvuf bahsindeki mütereddit çekingenlikleri bizi ilgilendirmemeli. Örnek olarak daima İslâmın -dost düşman herkesçe tanınan- büyük incileri alınmalıdır. Şüphesiz ki her yazılanın başında Kur'ân, her örnek insanın ufkunda Fahr-ı Alem Efendimiz vardır ve O'nun yolu gayemizdir.

4)Yine bâzı kabukta kalanlar, İslâm ahlâkına Efendimiz misal getirilince tuhaflaşırlar ve «O peygamberdi, söyledikleriniz O`na mahsustu, biz kaldırıp hazmedemeyiz» derler. Bu muhakeme tarzı Efendimizi anlamamaktan doğar. Efendimizin sırrı her bilgi ve zannın ötesindedir.

Bu dünyada Efendimiz ne yapmış ve ne emretmişse, tatbiki bize emir ve sünnettir. Hattâ ehlince malûmdur ki, Efendimiz ahlâk-ı Muhammediyi nazarî olarak vermek ve amelî olarak bu ümmete onu göstermek için lütfen, bu bizim âleme teşrif etmiştir. Yoksa emirler ve Efendimizin yaptıkları, bizim için ve bize göredir. Şüphesiz ki Peygamber Efendimizin kendine has ahlaki örnekleri de vardır. Ancak bîzlere, tercihen ve kayden gelenler bu husus dışındadır. Bu örnekler daha çok velilerin lisanından sohbetlerde verilmiştir.

5) Öteden beri gelen alışkanlık; okuyucuda, tasavvuf bahsinde : «Aslı hangi esasa dayanıyor? sorusunu uyandırdığı için, ilk üç kısımda mevcut emirlerin âyet ve hadisleri yazılmadığı halde, bu son üç kısımda daha çok hadis ve âyet vardır.

6) Nefs bölümünü okurken daha iyi anlayacağımız şekilde, nefsin amansız düşmanı bizim en yâr dostumuz Ahlâk-ı Muhammedî'nin bu son üç bölümü olduğundan, bu kısımlar okunurken nefs daima bizi açmaza düşürmek ister. Biz ona hiç olmazsa akıl ve bilgi ile karşı koyabilmeliyiz. Kitabımızın gayelerinden biri de budur.

7) Şu noktayı çok iyi bilmeliyiz ki; Efendimizin ismi eksik bir mealle şöyle açıklanabilir :

Muhammed : En güzel hamd eden ve hamde uğrayan.

Mustafa : En iyi arınmış.

İşte son üç kısım, bu iki sırnn açıklanmasından başka bir şey değildir. Hal böyle iken, artık Ahlâk-ı Muhammedî üzerinde Tasavvuf'un yerini «var mı, yok mu?» diye aramak gülünç olur.

İNSAN KOMPLEKSİ :

İnsanın lûgat mânası «göz bebeği» demektir. Bu tâbirden, bir taraftan insanın en üstün mahlûk oluşu kasdedilirken, bir taraftan da Allah'ın kendi cemalini seyrettiği pencere anlamı belirtilir. İşte nefs mücadelesi bu göz bebeklik vasfına lâyık olabilme metodudur.

İslâm fikir çilesi insan bütününü dört bölümde inceler, yâni insan dört unsurun birleşmesinden meydana gelmiştir :

1. nci unsur Ruh, 3. cü unsur Gönül,

2. nci unsur Nefs, 4. cü unsur Vücud ve Akıl.

Bütün ilim, her türlü metod ve anlamı ile bu unsurların kavuşup birleşme mekanizmasını tarif ve tespitten âcizdir.

Biz yalnız 4 unsuru teker teker izaha mezunuz.

1) Nefs: 'Biraz aşağıda tafsil edilecektir. İnsan kompleksinin en mühim unsuru muhakkak nefsdir ve bizim şahsiyet unsurumuzdur. Düşünme, hayat, muhakeme, irade gibi çeşitli kökleriyle bize yerleşen benlik şuuru, nefsdir. Bir ucu ile madde olan vücuda bağlı, bir ucu ile de madde dışı olan zaman ötesinde hudutlanır.

2) Ruh : İçimizdeki bizden ötede mevcut olan şahsiyettir. Çok kere içimizde başka biri varmış da bize bizden ötede hitap ediyormuş gibi gelir. İşte o ruhumuzdur. Evvelce Tek Nur'da da ısrarla belirttiğim gibi, İslâmdaki ruh anlayışı tamamen başka ve bâtıl inanış şekillerinden müberradır : Allah İslâmdan evvelki din ve kitaplarda ruha ait hiç bir emir vermemiştir. Diğer dinler ve çeşitli inanç müesseselerindeki ruh anlayış ve târifleri, indi ve bâtıldır. Kur'ân ruhu ehline en açık, ehilsize en kapalı şekilde : «Ruh emr âlemindendir.» emri ile vermiştir. Sırası geldikçe bu âyete ait açıklamalar yapacağız. Ruh, madde ve enerli dışındaki bir oluştur.

3) Gönül : Makarrı kalb olan bir seziş âlemidir. Sır, muhabbetin ve onun tezahürü olan tasarrufun alış-veriş merkezidir. Aşk bahsi okununca onun yeri daha iyi anlaşılacaktır.

4) Vücûd : Bütünü ile ve merkezi olan beyin dolayısiyle akıl olarak tetkik edilir. Maddedir ve fâni hayatımızın bineğidir.

Bu dört unsuru iyice anlamak için çeşitli misallerde örnek vermeği uygun gördük.

Heyecan : Bu psikolojik olay, yukarıda saydığımız dört unsurun her hangi birinden doğabilir. İcabında diğer unsurlara da sirayet gösterir.

Bir açın nefis olan yemeğe duyduğu heyecan maddîdir; yâni alelâde fizyolojik bir hâdisedir. Bu yemek, sevgilinin sofrasında ise heyecan gönle sirayet eder. Haram bir lokmaya karşı duyulan heyecan nefsden doğar. Yine yemek üzerinde, meselâ bir mânâ dostunun evinde yiyeceğimiz lokmaya karşı duyduğumuz heyecan ruhdan doğar.

Şehvet gibi daha çok karışık bir heyecanda menşe' nefsdir. Evvelâ vücudu, daha sonra da bütünümüzü nefs, şehvet heyecanına istilâ ettirir. Ruh çetin bir hal ile örtülür, gönül duyuşları alamaz, buğulu bir cam hâline gelir.

Daha asîl bir ruh heyacanı, meselâ Allah yolundaki bir heyecan, ruhdan veya gönülden neş'et eder; zamanla bütün vücut bu asil duygunun fırtınasına kapılır.

Gönülden menşe' alan bir âşk-ı hakiki heyacanı ise böyle bir zaruret ânıdır ki, o sırada kâinatın bütün maddesi o gönle düşse erir ve yok olur.

Bu dört heyecan menşe' bakımından farklı, mahiyet bakımından ise ayrı ayrı potansiyeldedir. Bu farkı tadan bilir.

Bu günün İslâmdan ayrı görüşü; yâni psikoloii, psikomatik tıb vs. ilim şubeleri; insanı, «şahsiyet=beden+rûhî olaylar» şeklinde yorumlamaktadır. Onun için de heyecanı bir tek unsur bitir, «heyecan heyecandır» der ve geçer.

Batılı ilim adamlarının insan üzerindeki metafizik bilgi ve tecrübeleri de bu sakat tarifin üzerine binâ edildiğinden, akıl ve zevk, ilim karşısında iptal olmaya mahkûmdur. Onların rûhî olaylar dediği hâdiselerin ruhla alâkası olmayıp, nefsin dış zarına ait bilgiler olduğunu şimdilik bilmemiz ve onları bu zaviyeden seyretmemiz bizim îmanımıza has bir istihza zevki verir.

Yukarıdaki misali rüya üzerinde tatbik edersek :

Rüyada kompleksimizin ruh ve gönül kısmı tam faal ve hâkimdir. Beden nisbî bir hudut dahilinde rüyaya iştirak etmiştir. Hasta ve yorgunluk hallerinde bilhassa vücut rüyaya tesir edebilir. Nefs ise rüyada müşahit sıfatının ötesine geçemez ve rüyadan hissedar olamaz.

Onun içindir ki rüya; Rabbi'l-âlemin'in, insanı büyük bir terbiye unsurudur. Şimdi yeryüzünde bu söylediklerimizi açalım : Hepimizce malûmdur ki; rüyada bir anda İstanbul'da, bir anda Ankara'da veya bazan ikisinde birden olabiliriz. Bu, mekân ötesi bir hâdisedir. Ruhun özelliğidir. Cenab-ı Hakk'ın, mekânı iflâs ettiren ruhumuzdaki sırrı bize tattırmasından doğar. Nefs uyandığında bu sırrı şöyle ifade eder : Bu gece rüyamda iken bir bakıma İstanbul'da bir bakıma Ankara'daymışım der.

Bazan rüyamızda evvelce bildiğimiz bir şahsı görürüz. Ertesi gün akşama kadar o şahsın siluetini göz önünden silemeyiz ve tesirini geçiremeyiz. Bu, gönlün sırrıdır. Rüyada nefsin tesirinden âzâde olan gönül, o silueti aldığı için akşama kadar tesiri devam eder. Rüya bahsini açmışken başka bir sırrı da verelim : Rüya, âlemler sisteminde birinci sayfadan ötededir. Dolayısiyle insan kompleksini mekân ötesine iletebilir. Bu noktayı bir sohbet misali üzerinde çözelim :

İslâm bilgilerine sahip mü'min ve mânâda oldukça niyet sahibi bir zâta felç gelir ve iki sene yatağa mahkûm eder. Bir gün rüyasında Mekke'de namaz kıldığını görür. O zatın irfan ve ilmi, kendinin felçli oluşunu düşünerek durumun rüya olduğuna hükmeder. Bu arada namazdan sonra kadınlar safında aynı namazda bir de kadın görür. O zât duada iken, kadının namaz esnasında bir ayağını mûtemadiyen salladığını müşahede eder.

O şahıs, mânâ ilmine olan âşinalığı dolayısiyle rüyayı hayal değil de, ruh ve gönle ait bir gerçek bildiği için; uyanır uyanmaz, ertesi gün de namazı Mekke'de, rüya halinde, kılmaya niyet eder.

Dûâsı kabul olur. Ertesi gün sabah namazını yine Mekke'de kılar ve aynı kadını yine namaz kılarken ve ayağını sallarken görür. Namazdan sonra kadına -rüya âleminde- sorar :«Ayak sallamakla namazın bozulacağını bilsen gerek, niçin sallıyorsun?» Kadın güler : «Biraz yürüyelim izah ederim» der ve adamın elinden tutup bir kaç adım atar. Bir eve gelirler. Evde bir beşik kendi kendine sallanıyor ve yanında bir adam yatıyor:. Kadın gayet tabii bir edâ ile : «Kocam» diyor, «namaza kalkmaz. Rahatsız olmaması için ayağımla camiden beşiği sallıyordum» Bizim felçli hâlâ rüyadadır. Utanır, af dileyip çıkacağı zaman kadın soruyor : «Nereye?» Adam cevap veriyor : «Zaten rüyadayım, uykuya dönüyorum veya uyanmayacaksam camiye» Kadın tekrar gülümsüyor : «Burası Hindistan ve sen rüyada değilsin!». Tam heyecan ve şaşkınlık içerisinde olan zâta kadın tekrar hitap ediyor : «Sen Mekke camiiden çıkıncaya kadar rüyada idin. Ben Mekke'den Hindistan'daki evime gelebilmek için mekânı açmak zorunda idim ve açtım. Âlemlerin birinci sayfası olan kâinattan çıktım, mekân ötesi diğer bir âlemde seyrederek evime geldim. Tekrar kâinata döndüm. Bu arada sen de mecburi benim mahrekimi takip ettin ve bedeninle beraber bütün kompleksini buraya kadar getirdin» Adam seviniyor : «O halde felcim de iyi oldu» Veliyye annemiz :«Hayır, o iş şafi'i mutlak Fahr-i Kâinata ait rahmettir. Fakat sana yardım olarak bir müracaat usulü öğreteyim» diyerek, Hz. Sıddik Efendimizin Peygamberimize yazdığı bir duâyı ta'lim ediyor ve o zat da bu duâyı okur okumaz madde ve mânâsı ile sıhhate dönüyor.

Gelelim ruh, gönül, nefs ve beden kompleksine dair diğer misallere : Görme fiilini tetkik edersek; bakmakla başlayan hâdise, göz ve beyindeki görme merkezinde birinci safhasını tamamlar. Bu safha badenin malıdır. O manzaranın verdiği mânâ, ruh ve nefse ait bir karışımdır. Eğer bizde o şekle dair intiba; huşû, insaf, zevk şeklinde tezahür ederse daha çok ruha; ihtiras, şehvet, korku şeklinde tezahür ederse nefse ait zuhûrat demektir. Ancak gördüğümüz eşyada sezdiğimiz mânânın menşei, ekseriya karışık ve tespiti güçtür. Her hangi bir ölü karşısında duyduğumuz huşû ve teessürlyet, zâhirde rûhî bir hâdise sanılırsa da aslında nefsin öz malıdır. Kezâ zâhirde nefse has bir olay sayılabilen bir çok fiiller, kader-i ilâhinin tezahürüne başlangıçsa, ruhdan menşeini almış demektir. Nefs terbiyesi bahsinde bu noktaya tekrar dönülecektir.

Görme fiilinde gönlün rolüne gelince : Aşka vesile olan bir bakış, üstün bir mânevi zevke götüren görmeler gönlün malıdır.

Şimdi insan kompleksinin bu dört elemanını, daha önceki tetkiklerimizin ışığında bir defa daha misallendirelim :

«Ruh, emr âlemindendir» derken, burada çözülmesi güç, çözülürken de çeşitli dimağlarda çeşitli istifhamlar uyandıran bir problemle karşı karşıyayız :

Beşinci kısım (Marifet), işte bu problemin metodlu olarak tasnifinden ibaret olacaktır.

Madde üzerinde bir misal verirsek : Çelik çekirdekli bir endüksiyon makarası mahiyetinde olan insan kompleksinde; ruh, çelik çekirdek kısmını teşkil eder. Nefse enerji ve kuvvet veren o çelik çekirdek olmasına rağmen, üstüne sarılmış tel mahiyetindeki nefs, hem ruha ait kudreti tahdit etmiş hem de onlara tek yönlü bir kudret hâsıl etmiş olur.

Gönle gelince : Gönül, bu endüksiyon makarasını çevreleyen, onu gayeye uygun şekilde çalıştıracak ayrı bir manyetik saha mahiyetindedir. Çalıştığı takdirde, ruha ters yönlü bir nefs kuvveti yerine, ruhu nefse besleten yeni bir kudret meydana getirir. Bu şekil fizikte çekirdeğin beslenmesi misaline uyar.

Gönle ait hakikî hikmetleri altıncı kısımda «aşk» olarak inceleyeceğiz.

Beden ve akıl, bu sistemin maddesi mahiyetindedir. Dördüncü kısmın asıl konusu nefs olduğuna göre şimdi nefsin tahliline geçelim.

2. NEFS

Nefsi tam olarak takdim etmeden, şimdiye kadar bize nefs hakkında yanlış öğretilenleri madde madde sıralayıp mantığımızdan tard etmeliyiz. Şöyle ki :

1)Nefs madde değildir. Şehvet de değildir. Şehvet bir fiildir, ekseriya nefse hizmet eder.

2)Nefs bir arzu, istek, ihtiras gibi meleke-i insaniyeden ibaret olmayıp çok girift ve muğlâktır. İnsan melekeleri diye nitelendirdiğimiz hırs, ihtiras vs. nefsin bir takım tezahüratı olabilir.

3)Nefs, insan kompleksinin santralına oturtulmuş olduğu için her düşünce, hayat ve fiil nefsden geçerek tezahür eder. Bizim çok kere kahramanlıkla anlattığımız, «nefsime şöyle hâkim oldum, ona böyle ders verdim» diye sarf ettiğimiz cümleler bizzat nefsden gelmektedir ve nefs bize istihza ile gülmektedir.

4)Mü'min ve kâfir tasnifinde esas nefstir. Ruh ve gönül daima mü'mindir. Elestte secde eden ve etmeyen nefsdir. İnsanın ruhu şakî olmaz, nefsi şakî veya saîddir.

5)Nefs, kudret ve mecalini -bütünüyle- kudret-i ilâhîden almasına rağmen, Allahlık dâvasındadır. Bu dâvasını gülünç olmamak için birden takdim etmez. Damla damla sızdırır.

6)Nefs tek yönlü bir satıhta değildir. İç içe derinleşen sonsuz bir hacim gibidir. Yâni bir şahsa baktığımız ve onunla konuştuğumuz takdirde o şahsın nefsinin ancak dış yüzü ile tanışmış oluruz. Daha doğrusu o şahsın nefsi, o şahsı kendine râm etmek için basit bir sathını kâfi görmüştür. Eğer iş değişir de o şahsa Ahlâk-ı Muhammedi metodu dahilinde bir iğne batırılırsa hemen derinliklerini bize bütün korkunçluğu ile gösterir. Daha da hırpalanırsa büsbütün vahşileşir. Onun için erbabı, sadece dış görünüşü kesin ölçü kabul etmez. 0, nefsin derinliklerindeki sırrı arar. Yâni nefsler zan ve hayâlimizdeki şeklinden çok daha korkunçtur. Said (mü'min) nefsler derinliklerinin her noktasında aynı güzelliği coşturan nefslerdir.

7) Nefs, öldürülmesi zaruri o!an bir düşman değil, kazanılması gereken bir kuvvettir. Ona düşman diye hitap edilmesi, bizden; yâni ruh ve gönülden olmadığı müddetçedir. Ruh ve gönül safında yer aldığı gün «Allah gelini» diye çağrılır.

8)Mahşerde, kabirde ve cehennemde azap çekecek olan beden ve ruh değil, nefstir.

9)Nefs, gönlün nûr-u ilâhîyi almasına mâni bir perde olarak hudutlandırılamaz. «Tek Nur»da da bir nebze temas ettiğim gibi nefs, ruh aynasının arkasında bir sırdır. Şöyle ki :

Ruh, cam gibi şeffaftır. Allah, cemalini ruh camında seyredemez. Aynanın arkasındaki sır gibi nefs, ruh camına sürülürse âyine-i ilâhî alan insan teşekkül eder. Ancak aynada sır nasıl usûlüne göre sürülürse, nefs çamuru da ruh camının arkasına usûlüne göre sürüldüğü takdirde insan âyine-i ilâhî olur. Yoksa nefs çamuru, gelişi güzel ruh camına sıvanırsa ruha perde olmaktan başka şeye yaramaz.

İşte Ahlâk-ı Muhammedi, nefs çamurunu ruh camı arkasına usûlüne göre sürme metodudur.

10) Nefs bu şekilde üstün bir emanet, derin bir sır, girift bir hikmet olduğuna göre; onu terbiye ederken kırıp atılır bir hale getirmek çok feci bir hatâdır.

11) Nefse ait yanlış bilgilerimizi düzeltirken bir noktaya daha temas etmemiz gerekiyor; o da «akıl ve ruh hastalıkları », diye isimlendirdiğimiz delilik ve meczuplukların menşei meselesidir :

Bu hastalıkların çoğu, meselâ; depresyon, şizoik demanslar ve melankoli, nefs motorunun aldığı akaryakıtı yakamayacak hale gelmesi, yâni nefsin enerjisinî kaybetmesi demektir. Eğer nefs, ruh cereyanından hiç istifade edemez hale gelmişse, o zaman insan kompleksi karakterini kaybedip, nebati bir hayat başladı demektir. Menşe nefsdir ve sebep daha çok beşerîdir.

Meczupluklar çok çeşitlidir, bunları şu üç gurupta toplayabiliriz :

a) Yukarıda- bahsettiğim hastalıklar meydanında olanlar, yâni nefsin enerji kiyafetsizliği ile alâkalı bulunanlar.

b) Alemlerin sâyfalarını gezerken hayrette kalan zümre. Bu zümrede ilâhî bir cereyan hükmü olduğu için, insan kompleksi- hastalığa -tâbir, caizse- bütün olarak katılmıştır.

c) Aşık ve nazlıların bir kısmı meczubiyeti tercih ederler veya takdir öyle kılar. Bu sınıftaki fertlerin meczupluk hâli temamen ruh ve gönlün galeyanıdır. Bazı kere bu sınıfa mensup olanlar, ellerinde olmadan bir çok hakikatleri -kayda tâbi olmadan- verirler.

Bu ana prensiplerin ışığı altında nefs üzerine verilen emîr ve tâbirleri inceleyelim :

1) Nefs çamurunun ruh camı arkasına ince bir sır halinde sürülmesine «ahlâk-ı hamîde» diyoruz. Yine nefsin bir çamur halinde ruh camına yığılmasına «ahlâk-ı zemime» deriz.

2) Nefsin, ruh cereyanından aldığı sonsuz kuvvetle insan kompleksini direktifi altına alma hali «nefs-i emmâre»dir; ki bu nefs kâfirdir ve beşerin büyük bir kısmı bu haldedir.

3) Müşâhede halinde, yâni Allah'ı görmede bizzat nefs hissedar olduğundan, subanalizi bu incelik cevherinde tatbik etmeli ve bilmelidir ki, bu hikmet yalnız Fahr-ı Âlem Efendimize verilmiş bir sırdır.

Allah'a kavuşmak isteyen her fert, bizzat Fahr-ı Kâinat Efendimizin imzasından geçmeden bir milim dahi kıpırdayamaz.

4) Nefsin subanalizi (mücahedesi), ancak kitabımızın ilk üç bölümündeki emirlere uymuş olanlara mahsustur. Yoksa haramdan sakınmadan, vicdan sahibi olmadan ve emr-i ilâhi manzumesindeki ibadetleri yapmadan bu çetin işe niyet dahi gülünç olur.

Yukarıda zikrettiğim üç bölümde evvelâ nefsin firar edeceği yolları tıkamış oluyoruz. Yoksa nefs, bu yollar tıkanmadan terbiyeye kalkıldı mı; ensesine büvelek girmiş öküz gibi fırlar.

5) Nefs bir bakıma vücudun her noktasını işgal eden bir gaza benzer. Bir noktada ona tazyik ettiniz mi, derhal başka noktada kuvvetlenir. Meselâ yalnız açlıkla yüklenirseniz şehvette yol bulur.

Nefs terbiyesi bâbında pek çok dalâl yolları olduğundan, ahlâk-ı Muhammedî dışındaki metodların fosluğunu bir defa daha belirtmek için kısaca «fakirizm»e temas edeceğim :

Fakirizmde manzara şudur : Nefsin kapıları kapanmış ve ona tek yönlü taarruza geçilmiştir. Onun için nefs üzerinde hiç bir muvaffak netice alınamaz. Nitekim bir fakirizm mensubu; kendini yıllarca aç bırakan bir Hint fakirinin telkin tesiri, karnını tıka basa doyuran hipnotizmacıdan daha ileri geçemez. Sırası gelmişken telkin ile tasarruf arasındaki farkı da belirtelim :

Telkin : Bütünü ile madde ve beyni, çok az kısmı ile nefsi ilgilendiren bir tesirdir. Gönül ve ruhla alâkası yoktur.

Meselâ telkinle aşk-ı mecazî üzerinde rol oynanamaz.

Kezâ ahlâk üzerinde de bir tesir icra edilemez. İman mevzuunda telkin ve hipnotizmadan nefs etkilenmez.

Tasarruf : Ruh, beden, gönül ve nefs kompleksini emri içine alan bir telkin ve râbıtadır.

Tasarrufla bir kimse aşk-ı mecâzîye düşürülebilir (gönle etkisi nedeniyle). Ahlâkları, karakterleri değiştirilebilir (ruha etkisi nedeniyle). İmanın devamı sağlanır (nefse etkisi nedeniyle). Ve nihayet yine tasarrufla her nevi beden hareketleri değişikliğe uğratılır. Bu son tesir hipnoz ve telkine benzemez. İyileşmeyecek bir hastalığı kökünden şifaya ulaştırır.

İslam dışında tasarruf yoktur. Yalnız aşk-ı mecâzide hafif bir tasarruf mevcuttur. Diğer şekiller; fakirizm vs. telkin hududunu geçemez.

Şimdi nefsi terbiye metodlarına geçmeden evvel bir de nefsin mertebelerini ve sınıflanmasını tarifler halinde sunalım :

A) NEFS-İ EMMÂRE :

insan kompleksinin, nefsin emri altında bulunuş şeklidir. Zillet ve ahlâk-ı zemîme hâlidir. Beşeriyetin büyük kısmı bu haldedir. Dış şekli ile ne kadar mûnis ve kibar görünürse de, gizli vahşet ve pisliğini atamaz. Nefsin bu işlenmemiş kaba şeklinde bazı esaslı hususiyetler de vardır ki, bilinmesi pek lüzumludur. Bunları madde madde sıralarsak hem emmârede olan nefsleri teşhis etmiş, hem de nefsin hususiyetlerini bilmek bakımından bize anahtar olmuş bulunur :

1) Nefs-i emmâredeki nefs, korkak, silik ve zibididir. Yâni asîl bir harekete, hüsnü hale karşı daima acz ve meskenet içindedir. Hakikat ve gayret-i insaniye yolu kendine gösterildikçe, bin bir mazeretle zibidi ve zebunluğunu ispat eder. Bizzat kendine de hayrı yoktur. Kumar masasında sabaha kadar oturur; ilim, sohbet, san'at, fikir sofrasında bir saat tahammül edemez. Gayri meşrû yolda günlerini harcar; beşeriyet ve insanlık için saniyesini veremez. Bizzat kendi menfaatında da atılgan ve cesur değildir. Mecbur ve mahkûm olduğu çalışma hayatında sıkılarak, ezilerek çalışır; zevk ve iştahı azgınlaşsa da çıkış ânını bekler. Bu nokta öyle bir hikmettir ki, huzur denilen tatlı felâha kavuşmayan zor çözer. Zîra nefs-i emmâreden kurtulup zibidilik ve zebunluğa paydos çekti mi, en güç bir işte de çalışsa, en çetin korkular içinde de bulunsa, hâlini zevk ve huzurla takip eder.

2) Nefs-i emmârede bulunan nefs, haset ve cimriliğin buhranı içindedir.

Hased öyle çetin bir illettir ki; bu hissi taşıyan, kendinde olmayanın başkasında da olmasına tahammül edemez; için için erir. Peygamber ve velileri inkâr edenlerdeki psikolojik faktör, çok kere bu hased damarından gıdalanır : «Bende olmayan onda nasıl olur? 0 halde onda olanı inkar etmeliyim» der ve inkâr eder.

Nefsin en çetin hususiyetlerinden biri de cimriliktir ve nefs-i emmârenin malıdır. Tasavvuf, cimriliği; «vermez ve verene tahammül edemez» diye tarif eder. Dikkat ederseniz muhitinizdeki pek çok fertte bu hastalık vardır. Bir fakir gelince hem vermez hem de siz verince : «Bırak Allah aşkına, o tenbelin ve varlıklının biri» der. İşte bu, cimriliğin ve nefs-i emmârenin vahim bir hasletidir.

3) Nefs-i emmâredeki nefs, reyb sahibidir. Reyb, yıkıcı bir şüphedir. Her hakikata karşı binlerce istifham, binlerce «acaba» deyişi, reybin ta kendisidir. Nefs-i emmârede iken, insan kompleksini istediği cihete sürmek için acabalardan çok güzel istifade eder ve böylece insanoğlu dalâlette yuvarlanır, gider. iman ve İslâm, ölçülerinin en ince bir sırrı da bu acabalara toptan paydos çekiştir.

4) Nefs-i emmâredeki nefs kâfirdir, münkirdir. Keza Hz. Mevlâna'nın (Mesnevî Cilt IV.) : «Nefs kâfirdir, iman ettim demesine aldanma» emri budur. Hambelî mezhebi mensublarına «Mü'min misin?» denince «İnşallah» demeleri bu noktadan neş'et eder. Hanefî mezhebinde, emmârede bulunan bir ferdin de imanını kabule mecbur olması, nefsi namına değil, kompleksi nâmınadır. Yoksa her müslüman, emmâreden kurtulmadıkça kâfir bir nefs taşıdığını bilmelidir.

5) Nefs-i emmâredeki nefs yalancıdır. Yalanı âdeta huy edinmiştir.

Onun içindir ki Efendimiz «Mü'min yalan söylemez» buyurmuştur. Bu emr-i peygamberinin bir mânâsı da Müslümanın nefsi emmârede kalmazb demektir.

Yalan, reyb ve küfrün öz malıdır. Allah'ın kendine şah damarından yakın olduğuna iman eden insan nasıl yalan söyler? Söylüyorsa îmanındakî vahim derdi bilmelidir.

6) Nefs-i emmârede olan bencildir. Kimseyi sevemez. Ne insanlığa, ne insanlara, ne de mahlûk-u Hüda'nın hiç birine en ufak bir sevgi ve merhameti yoktur. Aksi iddiada ise yalancıdır. Azgın bir dinsizi putlaştırıp onu seviyor iddiasında olan bir dinsiz, bu iddiasında dahi yalancıdır. Çünkü nefs-i emmâredeki nefs için kendinden başka her şey sıfırdır.

7) Nefs-i emmârede olan, hırs ve gadab sahibidir; zâlimdir. Bu noktada pek ehemmiyetli bir genel kaideyi verelim : Allah namına duyulan asil heyecan ve asil gadabın dışındaki her hırs, nefs-i emmârenin malıdır. Keza zulüm, kâfir nefsin saltanatıdır. Zâlimden mü'min olamaz.

8) Nefs-i emmârede olan mütekebbir ve mağrurdur. Zîra gurur, nefsin ahlâk-ı zemîmesine ait en vahim bir derttir. Nefs öylesine mütekebbirdir ki Allah'a bile hükmetmek ve yalnız kendi saltanatını daim kılmak ister. Bu istek kendindeki cereyanın nereden geldiğini bilmeyiştir ve âlem-i kesretin en enayice hasletidir. Nitekim gurur, nefs terbiyesinde en güç atılan, ilerideki satırlarda zikredeceğimiz nefs mertebelerinde bile mevcut bir haslettir.

9) Nefs-i emmârede olanda büyük bir mal ve can kaygusu vardır. Bu kaygu evham derecesinde dejenere olmuştur. Mal ve cana karşı, Allah'ın emri olarak gösterilen bir koruma şekli helâldir. Eğer bu hal dışında mal ve can sevgisi teşekkül etmişse, fert nefs-i emmârededir. Parmağının ucundaki sivilceyi görüp kanser diye telâşa düşen, malının elinden uçuvermemesi için envai çeşit tertip alan, mutlaka iman bünyesiyle kabili telif olmayan bir zillet içindedir. Onun içindir ki Allah Kur'anında «Ben sizin îman iddianızı mal, can gibi mevzularda imtihana çekerim» buyuruyor.

10) Ve nihayet emmârede olan bir nefs, daima kaçar : İyilikten, vicdandan, Allah ehlinden, fedakârlıktan; kendi ters yönünde daima sıçrar durur. Ancak bu kaçışdaki tezat, kendisine acı veren etkinin bizzat kendisi olu­şundandır. Bu yüzden Allah nefs-i emmârenin bu kaçışına şu mesajı veriyor :

«Nereye kaçıyorsun? Kaçtığın şer bizzat kendinsin. Sen varlık iddiasında bulundukça ızdıraba mahkûmsun.»

Felâh bulmanın tek yolu Muhammedî potada erimek, ahlâk-ı Muhammediye bürünmektir.

İşte bu «Sonsuz Nur»'un gayesi, nefsin kendinden çektiği bu ızdırabı, felâh-ı hakikîye çevirmektir.

Muhterem okuyucu, eğer yukarıda yazılı olan a'razdan bir tanesi ile dahi mücehhezsen, kendine emmâre damgasını bas ve aşağıdaki satırlar çerçevesinde subanalizine (nefis mücadelesine) geç!..

B) NEFS-İ LEVVÂME.

Levm, kuşku demektir. Nefs-i levvâme ise kuşkulanan nefstir. İnsanın içinden gelen bir hissin hangi menşe'den geldiğini teşhis ve tesbit san'atına «levm etmek» denir. Bir ferdin emmâreden kurtulması için evvelâ kendinde teşekkül eden her fiil ve fikrin menşeini tesbit etmesi zarurîdir. Nefsle mücadele, murakabe ile olacağına göre, bu ilk teşhis ve tespiti yapmak fevkalâde güç bir iştir. Bu girift ve muğlâk san'atın, yâni levmin anahtarları şunlardır :

Kur'ân ve hadis hükümlerinin yardımı : Nefsin arzuları daima emr-i ilâhiye zıt olduğundan, içimizdeki isteğin hadis ve Kur'ân'a uyup uymaması ilk teşhis anahtarımız olacaktır. Ancak bu mevzuda büyük güçlüklerde karşılaşırız.

a)Çoğumuz Kur'ân ve hadîsden habersizdir. Az çok malûmatımız olsa bile hangi emrin hangi noktada tatbikini tesbit eden idrakimiz kıttır.

b)Nefs çok kere Kur'ân ve haciîs hükmünü tatbikte bize yanlış mantık yürütür.

Bu güçlüklerin telâfisi de şu noktalarda toplanabilir :

1)Bir mevzuda Kur'an ve hadîs hükmünü bilmediğimiz takdirde içimizden tereddütsüz ve ısrarla gelen mânâya kulak vermeliyiz. Zîra nefs zebundur ve tereddütsüz ısrarlı bir isteyişte bulunamaz. Bu istekde hüküm veren mânâ, içimizdeki Kur'ân sırrıdır.

2)Kitabımızın ilk ve üçüncü kısmındaki esasları imkân nisbetinde tatbik ederek nefse zafiyet aşılamak.

3)Velîlerin sohbetlerini, içinde, âyet ve hadîsle çözmeyi öğrenmek ve levmde bu noktalardan faydalanma.

4)Nefsin haramla dolu olmasına meydan vermeyerek, vücudumuzda levme imkân bırakmayacak kötü şarttan kabil oiduğu kadar ötede kalabilmek. Bu babda İmâm-ı Rabbanî Hz. leri buyurur ki :«Nefsi en çok yıkan, Allah adına verilen zekât ve kılınan namazdır. Zira nefs sadakada bile kendine par çıkarır» Onun içindir ki Kur'an, zekât ve namaz emrini 88 defa tekrarlamıştır.

C) NEFS-İ MUTMAİNNE :

Allah'ın varlığına şüphe etmeden bağlanmış nefsi temsil eden bu devrede, nefsin bütün melekeleri kalmakla beraber ruh ve gönle ram olduğundan, artık kötü huylan tezahür edemez hale gelmiştir. Nefs-i emmârede mevcut on umdenin hepsi levvâmedeki nefsde de mevcuttur. Ancak levm eden, bu halin farkındadır. Mutmainnede ise yine bu kötü hasletler mevcut olmakla beraber, kabına çekilmiş nefs îmana itminanla yaklaştığı için korkar olmuştur. İçimizdeki Kur'ân, beklenmedik anlarda bize hakikati okur hale gelmiştir. Bu sırra hads (sezgi = doğuş) denir.

Ayetle mukayyettir ki, felâh ve cennete ait müjdeler ancak nefs-i mutmainnede olanadır (Sûre-i Fecr, âyet 27-30). Emr-i ilâhideki bu incelik, insan olup hayvanlıktan kurtulmuş olmanın tek ve değişmez kaidesi, nefs-i mutmainnede oluş şartını kesin olarak beyan eder. Bu mertebedeki nefs, ruh ve gönlün hâkim ve âlî giderini tasdik etmiştir. Ancak kadere rızada bihakkın ufka gelmemiştir. Beşeriyet ve nefs seyyâliyetini zaman zaman göstermektedir. Çok ince levmleri, ilhâmı bihakkın almadığı için çözememektedir.

Bir misalle açıklarsak, son beyanımız daha iyi anlaşılacaktır. Kadere îmandaki duruma şu misali verebiliriz :

Başına her gelen felâketi sabırla karşılar, fakat zâhiren İslâmî hükümlere aykırı gözüken bir tecellî ile imtihana çekildi mi bocalar.

İnce levme bir misal verirsek : Zâhirî âlim, mânasa boş bir zâta meftun olur da; dışı kapalı, ilimsiz görünen bir mânâ arslanını görünce alâka duyamaz. (İlhamsız, bu ince levmi başarmak mümkün değildir). Buradaki levm, hassas bir kuşkuyla gerçeği aramaktır.

Bu mertebede ölen cennet ehlidir. İman feraseti ile hareket eder.

D) NEFS-İ MÜLHİME :

Daha ileride bahsedeceğimiz nefs terbiye usullerinin tatbiki ile nefsdeki akıcılık, hakiki sahibine dönmüş gönül, insan kompleksinde öz mevcudiyetini izhara başlamıştır. Ruh efendiliğini bihakkın vücud iklimine tanıtma îmkânını bulmuştur. Bu noktada nefsi dolayısiyle insanı, kulluk mevzuu içinde, velâyet ihraz etmiş olarak görürüz. Bu hal maddedekl endüksiyona benzer. İlâhî cereyan geldikçe gönül telinden otomatik bir cereyan hâsıl olur, tasarruf başlar. Bu makamdaki bir şahsın yanında ne düşünürseniz, o mülhime nefs farkında olmadan müşkülünüzü çözer. İlhamlar, bilişler, oluşlar onun elinde değildir; lûtf-u ilâhînin tezahürüdür.

Burada ince bir noktayı iyi bilmelidir : Bir çok nefsler şeytanın oynadığı oyuna düşer ve kendini mülhimede zanneder. Kendi kerametine inanır. Bu dal8lden kurtulmak için şu iki kaideyi iyice bilmelidir.

Birinci kaide : Makam-ı mülhime, kabir sırlarını çözmekle başlar. Eğer bir nefs, kabirde ölünün geçirdiği halleri sadâ ötesi bir âlemde dinliyorsa makam-ı mülhime başladı demektir.

İkinci kaide : ilham alan şahsın, ilhâmı almak kendi ihtiyarında değildir. Bizzat kendi de bir seyirci ve her gelen ilham ve keramet kendine de bir çok şeyler öğretmektedir. Yoksa kendi varlığını ilham kaynağı sayarsa, zillet uçurumlarının dibine yuvarlanmıştır.

Nefs-i mülhimede karar kılan bir ferde, makam-ı mülhime de denir. Kötü giderde (emmârede) olan bir fert, böyle bir zâtı görünce -aynada kendi, çirkinliğini gören ûcûbe gibi- makam-ı mülhimede olana saldırır, küfreder. Elinden gelirse her türlü fenalığı yapmak ister. Bu noktaya makam-ı sâfiyede daha fazla temas edeceğiz.

E) NEFS-İ RÂDİYE :

Allah ceryanını sezecek hale gelmiş olan mülhime nefsde de son bir tasfiyeye ihtiyaç vardır. Şöyle ki : Yaratılışda fevkalâde olan nefs, makam-ı mülhimeye kadar hep normal şartlarda gelmiştir. Ruh ve gönlü, safâ, rahat ve huzur içinde kabullenmiştir. Hattâ îmânı bile bu meltem havası içinde yeşermiştir. Bütün teslimiyetindeki ihlâsı göstermek için Allah nefs üzerine bir imtihan açar. Şartları biraz daraltır. Bu halde de nefs ihlâsında sebat eder, kadere bihakkın rıza gösterirse, makam-ı râdiyeye geçmiş olur. Bu makamdaki nefs için safâ da, cefâ da aynı zevk içinde tadılır. Bu makama erebilmek için açılan imtihan şimdiye kadar bize çok kere yanlış tanıtılmıştır. Bu imtihanın 4 mümeyyiz vasfı vardır :

1) Her şahsa açılacak imtihan (makam-ı mülhimeyi kazanmış olan şahsa), onun nefsinin Allah laboratuvarında tahlilinden sonra, o nefsin en çekindiği taraftan açılır. Onun için çok çetindir ve her hangi bir mal ve can kaybı ölçüleri ile ölçülemez.

2) Bu imtihandaki çetinlik bizim ölçülerimize göre değildir. Meselâ bizim nazarımızda can ve mal kaybı çok güç bir çile iken, o imtihanda bir değer taşımayabilir. Başka bir bakımdan bir aşk-ı mecazî, bir dostun halk nazarında menfur olması sonunda bizim ona sâdık kalabilmemiz en çetin bir imtihan olabilir.

3) Bu imtihanı verenin, sabrını da vereceğine îmarı edip; gözümüzde korkunçlaştırmamalıyız. İcabında dışarıdan görünüşte en çetin zannettiğimiz, halk nazarında menfur olup taşlanmak halinde, taşlananın zevk duyduğunu, bize de böyle bir imtihan gelince bizim de zevk duyacağımızı unutmamalıyız.

4) Yine bu imtihanda, bütün kâinatın «Eman» ismine sığındığı Fahr-ı Kâinat Efendimizin baş mümeyyiz olduğunu, açılan bir sualin cevabını ancak O'nu ve Ehl-i beytini bîhakkın sevmekle verebileceğimizi unutmamalıyız.

Böylece kader ve tecellînin her haline tam rıza gösteren nefs, makam-ı râdiyeye yükselmiş olur. Hakkın celâlini yalnız sabrederek değil, zevk ve şevk alarak seyreder.

F) NEFS-İ MERDİYYE :

Kul, rızada tam ihlâs gösterince Allah :«Mâdem ki sen benden razısın, ben de senden râzı oldum» buyurur Ve Allah'ın rızasını kesbetmiş mânâsına «merdiyye» makamı ihsan edilir. (Sûre-i Fecr, âyet 28)

Bu mertebede kulun elinde olan ve olmayan istekleri.. Cenab-ı Hak indinde katileşir. Dualar otomatikman aynen tecelli eder.

Nefs her türlü hatâdan tenzih edilmiş, sahibine mahsus bir gelin haline dönmüştür. Onun dilekleri artık ind-i ilâhîde mehr ve ikram ölçüsüne girmiştir. Öyle bir şahsiyetin zahirinde gördüğümüz hatâları, fazîlet makamından muamele görür. Biz kulken, sevgilimizdeki, herkes için leke zan olunan beni güzellik nişanesi sayarız da, Allah sevdiğinin her halini hoş görmez mi?

G) NEFS-İ SÂFİYE :

Âyine-i ilâhî olarak Allah"a arz edilen has kul ve gelin oton nefs, hiçliği ve sonsuzluğu içinde yine sonsuz olan tecellî-i ilâhîye kavuşmuştur. Kitabımızın muhtelif yerinde tekrar tekrar temas ettiğimiz «abdihâs - arûs-u ilâhî ve nazlılar» katarına dâhil olmuştur.

Bu mertebedeki kulun bizce bilinebilecek hususiyetleri şunlardır :

Âyet mânası ile, bu kul her halinde tecellî-i ilâhînin matlûbudur. Allah «Onun dili, eli benim» buyuruyor. Böyle bir zâtıâliye her yapılan (iyilik de kötülük de) Allah'adır ve cevabı ondan gelir.

Böyle bir zatın hâtır-ı nazenini için Allah memleketleri, kıt'aları imha ve ihya eder.

Abdihâs, onsekizbin âlemi her an ziyaret eder. Meleklerin üstündedir. Zaman ve mekân onun oyuncağıdır, Beden de her an zaman ve mekânın ötesine gidebilir.

Abdihâs, «ölmeden evvel ölüm» sırrına ermiştir. Bu ölüş ne demektir? Bir kaç kelime ile bahsedelim. Esasen İslâmda ölüm; ebedîleşmek için şekil değişmek demektir. İşte ölmeden evvel ölmek de, kâfir olan nefsin ölmesi; Muhammed (S.A.S.) boyasına boyanarak arûs halinde ihya olmasıdır.

«Küfr»ün lûgat mânâsı «perde» demektir. Kâfir, Allah'la kendi arasına nefsini perde eden, mânâsına gelir. Şeffaf olmayan nefs, şeffaflaşıp Muhammedî potada eridi mi engel kalmaz. Korkunç olan nefs ölmüştür. Fakat o, perde yırtılmamış, yok edilmemiştir.

Nefsi öldürmek derken bu ince mânâyı iyi bilmeliyiz.

3. NEFSİ TERBİYE METODLARI

Nefs terbiye metodlare çok kere ehilsizlerce yanlış anlatılmış ve insan gözünde heyulâ haline getirilmiştir. Kur'ân ve onun tefsircileri oları velîler ilminden alınmış esasları sıralayacağız. İlk önce şu bir kaç noktayı ehemmiyetle belirtelim :

1) Nefs terbiyesi dünyayı terk değildir. Öyle olsaydı dünyaya gelmemize lüzum yoktu. Herkes âlem-i ervahta imtihana çekilir, daha orada hallolurdu.

2) Nefs terbiyesi tek bir dâva değildir. Haramdan sakınıp, vicdan terbiyesini başarıp, ibâdetlerini tatbikle mümkündür. Tecelli-i ilâhî icabı bazı zâtıâlinin bazı anlarına bakıp kendimize garip kaideler çıkarmamalıyız. Bir derviş, terbiyesi sırasında irade-i ilâhî ve efendisinin metodu îcabı muvakkaten ibadetini terk etti ise, o ferdin hususiyetidir ve hiç bir ferde ta'viz ve örnek olamaz.

3) Örnek, Fahr-ı Kâinattır. Nefs terbiyesinde de, her şeyde de asıl O'dur. Efendimiz dünyayı zâhirde terk etmediğine ve mevcut şartlara göre terbiye ve arınmayı metodlaştırdığına bakıp, bizler de zikri, sırasında içimizde ve sırasında da kılınçlarımızın, atom silâhlarımızın ucunda yapacağız.

4) Nefs, mânevî bir varlık (kadîm) olduğuna ve küfrün esas barınağı olduğuna göre, onun şeffaflaştırılması ve îman-ı hakikînin tecellîsi çok güç ve ancak sahibinin lûtfuna bağlıdır.

Nefsin terbiye metodlarını biz yedi maddede hülâsalandırıyoruz :

a) Levm etmek, b) Allah'ı anış, c) Fahr-ı Kâinatı anış (Salâvat-ı şerife okuma), d) Sadaka, e) Sohbet, f) Nazar, g) Aşk (Bu bahis de son kısımda tafsil edilecektir).

A) LEVM ETMEK

Nesf bahsinde evvelce anlatıldı.

B) ALLAH'I ANIŞ :

Allah'ı anış, Sure-i Bakara âyet 152'de farz kılınmıştır «Zikredin (anın) beni, zikredeyim sizi...»

Kezâ Sûre-i Âlâ âyet 1'de : «Arttk Rabbının âlâ ismini tenzih ve tesbih et» emri vardır.

Tesbih kelimesi bugün dilimize, göreneğimize öyle tuhaf intikal etmiştir ki; çak kimse tesbîhi bir takım kimselerin elindeki, ipe geçirilmiş nesne sanır. O tesbih, tesbih fiilinin adedini bilebilmek için bir sayı aracıdır. Aslında tesbih, anış ve zikrin bir türüdür. Allah'a O'nun sübhanlığını dille veya gönülle beyandır. Bir kimse «Yâ Rabbi, sen bütün saltanatlardan ötede sübhansını» diye düşünse dahi tesbih etmiş olur.

Zikretmek de böyledir. Çok kimse zikri bir tarikat müeyyidesi sanır. Halbuki insan Allah'ı içten ve dıştan andı mı, Allah'a zikretmiş olur ki, bizim anlattığımız zikr budur.

Hakikatta pek çok kimse yanlış biliyor da onun için izah ediyorum. Anışın gayesi, insan kompleksini damla damla Allah ceryanı ile doldurmaktır. Bu arada nefsin küfr perdesi üzerinde nokta nokta mânâ pencereleri açmaktrr.

İnsan her nevî meşgale sırasında Allah'ı anmak ve zikrle mükelleftir. Ve makbul olan budur. Rûh, gönül, nefs muvazenesi böyle sağlanır. Yoksa dünya işi dünyanın diye ayrılık düşündük mü, Fahr-ı Kâinat sırrının çok uzağında kalmış oluruz. Zikrin en ideal şekli namazdır. Günlük işlerimiz arasındaki damla damla zikrimiz, namazda çağlayan gibi akmaya başlar. Ben bu günkü nesle, Allah'ı anışı, dinamoya benzeterek takdim ederim. Öyle bir dinamo ki gönül aküsünü doldurmakta.

Zikrin şekillerine gelince : İnsanoğlunun meşrebine göre hafi (içten, gizli), açık (lisânen) diye ayrılabilir. Hepsi birdir. Zaman zaman enfüste, zaman zaman âfakta (5. nci kısıma bak) olması daha hoştur.

«Allah» kelimesini söylemek her zaman zikr olur mu?

Bu noktayı basit bir misalle cevaplandıralım : Bir sarhoşun türkü söylerken Allah demesi zikr olmaz. Aynı sarhoşun bir anlık maddi veya mânevî ızdırap icabı «Allah!..» demesi zikre başlangıç olabilir. Çünkü ızdırap zarurete, zarurette Samed kapısına koşmaya sebebiyet verir. Samed kapısına geldik mi de zikr olur.

Tersine misâl alırsak : Bir kimse sizin yanınızda iken gösteriş için «Allah» derse bu zikr olmaz. Çünkü Samed kapısını çalmadı. Kulluğunu bîhakkın düşünen, acz ve zaruretini idrâk eden her fert Samed kapısını çalmış olur. Bu iki misali yanlış anlamamalı. Bir sarhoş zikretti bir mü'min dostum zikredemedi ıdemeyin. Metod ve ilimde misâl, mevzuun ekseriya iki kutup ucundan verilir. İncelik sınırları, böyle belirtilmiş olsun diye.

Allahı anmak için «esmâ» dediğimiz Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından olan şu isimler en çok zikr olarak yapılır

a) İsm-i celâl : Allah.

b) Kelime-i tevhid : Lâ ilâhe illallah.

c) Rahmân ismi : Yâ Rahmân.

Bir de çift isimlerle zikr vardir

d) Allah-u Hayy.

e) Yâ Rahim - Yâ Sabür.

Bu mevzuun teferruatı, şahsın tab'ına, bulunduğu icâbat ve tecellînin şekline göre değişir. Meselâ madde ve rnanâ zorluğu tecellî edince veya tab' îcabı asabî mizaç olunca : «Yâ Lâtif» zikri; imtihan-ı ilâhî açılınca :«Yâ Rahîm - Yâ sabûr» gibi.. Zikrde aded şart değildir. Günde iki defa Allah dese veya kalben zikretse zikretmiş olur.

Kezâ abdestli olmak da şart değildir (Abdestsiz zikredüsin mânâsı çikmasın).

Son alarak, namaz sonundaki tesbih ve zikri inceleyelim : Tesbih unsuru olan Sübhânallah Sûre-i Âlâ'da, Elhamdülillâh Sûre-i Rahmân'da, Allahû Ekber de bir çok âyetlerde zikri farz olmuştur. Namaz sonunda 33 adet ile okunması, yâni tahdit ve belirli oluşu sünnettir. Yoksa o «Sübhânallah» demek farzdır. Miktardaki hikmete gelince : Zikr esnasında aded, aslında gönle dünya gailesi gelinceye kadar ortalama bir süredir. 33 defa zikr, gönle gaile getirmeyen ortalama rakamdır. Namaz sonundaki zikrde gönle gaile de gelse, zikr bozulrnaz; sünnettir. Yâni Fahr-ı Kâinat Efendimiz tekeffül etmiştir. Her hangi diğer bir zikrde, anış esnasında kalbe başka şey gelirse, zikr şeklen devam etse de aslen kesilmiş, bitmiş olur.

Bir de Kelime-i Tevhid zikrindeki özelliği verelim : Bir kimse «Lâilâhe illallah» demekle nûr-u Muhammedîyi talep etmiş olur. O nûr da lütfen tecellî edince «Muhammedun Resûlallah» der. Hattâ gözü kapalı ise, «Muhammedun Resûlullah» derker gözlerini açması gerekir. Tevhidi kaç defa dersek diyelim, O nûr'u görmesek bile sonunda mutlaka «Muhammedun Resûlulallah» demek zorundayız.

Kelime-i tevhid, bir anlamda : «Yâ Rabbi, her türlü gayriden temizlendim, gönlümde senin derdinden başka dert kalmadı» demektir.

C) FAHR-I KÂİNATI ANIŞ :

Bir kimse şahsı hakkında, tasvîb-i Muhammedî olmadan, ne emeğiyle ne ilmi ile, ne zikri ile, Allah'ı bulamaz.

Hayatta hiç olmazsa son nefeste âlemlerin Fahr-ı Ebedîsiyle tanışabilmek için en kesin çarelerden biri bol bol Fahr-ı Kâinatı zikirdir (Salâvat-ı şerife).

Salâvat-ı şerife Kur'ân'da kesin olarak farz kılınmıştır Allah, kitab-ı keriminde: «Ben Allah iken meleklerimle (beraber) sevgili Peygamberime salâvat-ı Şerife getiriyorum (O'nu zikrediyorum). Ey iman edenler, siz de salâvat-ı Şerife getirin ve ben onu habibime ileteyim» buyuruyor,

Çok ince bir hikmettir ki, Fahr-ı Kâinatı ancak Allah zikreder. Bizim zikrimiz onun namınadır ve Allah o zikri kabul buyurur.

Bir mü'min günlük namazı esnasında kırk defa, namaz için camide beklerken ve namaz sonu civarında 50-60 def'a salâvat-ı şerifeyi otomatikman okur. Zikrin sayıca tam sonsuzluk verdiği nokta salâvat-ı 7erife okumaktır. Hudut ve sınırsız her müslümanın her nefeste okusa bitiremeyeceği bir vecibedir. Bu zikr-i peygamberi, salâvat-ı şerifenin pek çok çeşitleri vardır. En kolay olanı ; «Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli seyyidinâ Muhammed.»

Meali : «Allahım, Efendimiz olan Hz. Muhammed'e ve âline (ehl-i beyt ve bütün dostlarma) salât ve selâmımızı ulaştır.»

Bu kısa malûmatı dercettikten sonra şimdi Fahr-ı Kâinat: anışın ince hikmetini biraz daha açalım :

Âyetle mukayyettir ve her müslüman îmanla mükelleftir ki; kâinat, bütünü ile Efendimiz yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Yine her fert bilir ki, Allah'a herkes inanır. İnkârda olan bile aslında inanışını başka türlü beyandan başka bir şey yapmaz. Âyet mânâlarından biliriz ki, şeytan da Allah'a inanır. Firavun dahi Allah'a inanmıştır. Nitekim bu günün münkir ve zıt kutbu da Allah'ı tanımakta dolayısıyle gerek şeytan, gerek kâfir, Allah'ı -kendi zan ve evhamında da olsa- anmaktadır. Asıl kulluğa ve imana has özellik, fark, Fahr-ı Kâinatı zikretmektedir.

Fahr-ı Kâinatı anış öyle bir sırdır ki, nefsin bütün hastalıklarının en kuvvetli ilacıdır. Onun içindir ki nefs, en çok Fahr-ı Kâinatı anıştan kaçmak ister. Gerek madde ve gerek mânâda her türlü şerden ve sıkıntıdan kurtaran tek hikmet, âlemlere rahmet olarak indirilen Efendimizi anıştadır.

Efendimizi anışta esas, aşk-ı Muhammedîyi dâvet eder ki, kâinatı feth eden,:kuvvet de budur: Kalbin, rûhun, nefsin ve bedenin her türlü felâhı ancak aşk-ı Muhammedîdedir.

Fahr-ı Kâinatı anışın zâhiri, salâvat-ı şerife okumaktır (Sûre : 33 Âyet : 56). Bâtını ise. Fahr-ı Kâinat ve âlini (ehl-i beyt ve dostlarını) sevmek, onları sevenleri sevmek, onları sevmeyenlerden nefret etmektir.

Bir müslüman, Fahr-ı Kâinat düşmanı, ehl-i beyt düşmanı olandan nefret etmezse İslâm defterine ismini geçirtemez. Tarih boyunca İslâm fert ve cemiyetlerinin en çetin derdi bu olmuştur.

Fahr-ı Kâinat düşmanı evlâdı da olsa ondan nefret edecek. Ehl-i beyt düşmanı kardeşi de olsa ondan kaçacak. Aksine Fahr-ı Kâinat ve ehl-i beyt dostunu kendi evlâdından çok sevecek. Dâvâ budur. Bu meleke ile yoğrulan İslâm cem'iyetini ezecek bir kuvvet yoktur. Bu boya ile boyanmış insanı ne şeytan ne hiç bir şey çelemez.

Bütün kâinatı, madde ve mânâsı ile ayakta tutan hikmet Fahr-ı Kâinat iken, bir insanın bu noktada da anlayış göstermemesi ancak nasipsizliktir.

D) SADAKA:

Hemen üstteki bahse ilgi kurarsak, Fahr-ı Kâinat ve ehl-i beyti sevene bir yardımda bulununca nefs yenik düşer. Hatta tasadduk ettiğimiz kimse, Fahr-ı Kâinat sevgilisi ise, öyle bir himmete maliktir ki, niyet ve zannımızda bile bizi ihya eder.

Onun içindir ki nefs vermekten kaçar. Bir ehline veririm de, insan kompleksinin başkanlığından düşer, ruh ve gönle idareyi teslim ederim diye âdeta vermemek, tasadduk etmemek için çeşitli bahaneler yaratır. İcabında âyet ve hadisle sizi vermemeğe iknaya çalışır.

Halbuki Sûre-i Beled'de buyrulmuştur: «Kurtuluş yolu kıtlık gününde anbarına ardına kadar açmaktadır». Hangi hüküm, bu nass-ı Kur'ân'ı tahlil ve tâdil edebilir.

Sadaka, maddeden vermek, hiç olmazsa verene vesîle olmak; mânâdan vermek, verene vesile olmak demektir. Maddeden tasadduku ibadetler bahsinde gördük. Burada mânâ tasaddukundan bahs edeceğiz.

Kur'ân'ın muhtelif âyetlerinde, hak üzre sabr, merhamet ve hak tavsiyesi her mü'mine farz kılınmıştır. Ve bir nev'i sadakadır.

1) Hak tavsiyesi :(Sûre-i Asr ve Sûre-i Beled).

Her mü'mine sırası geldikçe levm ve sırât-ı mustakimi öğretmek.

2) Hak üzre sabr tavsiyesi : Mü'mine gelen felâketlere karşı Allah'dan sabr dilemeyi ve o sabr geldiği zaman hiç bir ızdırabın kendini sarsamayacağını öğretmek. Küfre sabr ve Fahr-ı Kâinat düşmanına sabr yasaktır. Onun için Hak üzre sabr denilmiştir (Sûre-i Asr). ,

3) Merhamet tavsiyesi : Bahsinde gördüğümüz şekilde, merhamet tavsiye etmek : Merhamet masum olana ve Fahr-ı Kâinatı sevenedir. Unutmayalım ki bir kâfir küfründe inat ediyorsa, ona merhamet, onun küfrünün maddede de sona ermesini temenni etmektir.

Sadakanın üstün kıymetini Kur'ân şöyle târif etmekte ve her mü'minde bulunması gereken üç şartın biri saymaktadır.

Sûre-i Bakara, Âyet 2-3: «O ki mü'mindir; gaybe îman eder, namaz kılar, infâk eder»

Nefs, aslında değil vermek, verene bile tahammül edememektedir. (Bir çok misallerini hepimiz biliriz). Halbuki sadaka, bizzat hak ve hakikatın ta kendisidir. Adalet de bir sadakadır. Hakkı sahibine verirsek, adl üzre bulunmuş oluruz.

Son olarak belirtelim ki; sadaka bizzat kendi nefsi­mize vermekle başlar. Kur’ân'ın çizdiği sınırlar dahilinde kendi nefsimize vereceğiz. Hakikî hayatiyet bir sadakadır. Onu, kompleksimize hâkim mevkiinden alıp; ruh ve gönle râm etmek de bir sadakadır. Nefsi anormal besleyip (mânâ bakımından) çeşitli dertlere müptelâ edersek, ona hakkını vermemiş, tasadduk etmemiş oluruz. Hakikatta yalnız nefsin gıdası şehvet değildir. Zikr de onun bir gıdasıdır. Niçin nefsin bu noktadan ihmaline ve mânâ hayatiyle ebediyyen mahvına sebep o!alım?

E) SOHBET :

Fahr-ı Kâinat ve O'nun yoluna serilmişlerin hallettiği problemler, onların çözüm yolları sohbetin korusudur. Bu konu içinde sonsuz levm meselelerinin halini buluruz. Sohbetin en mühim önemi, sohbetin mevzuu olan zâtiâlinin mânen sohbet mahalline teşrif etmiş olmasıdır.

Nasıl ki riyazi ilimlerde, evvelce çözülen problemler yardımı ile yenileri kolayca çözülüyorsa; mânevî ilimlerde de sohbet yoluyla olgunlaşmak esastır. Çeşitli sohbetler mevzuunda, sohbetin ana hatlarını sunuyoruz :

Sohbet mânâ ilminin harfleridir. Mânâ lisanında cümle, bu harfleri bilmekle başlar. Sohbette Şeytanın yeri yoktur. Çünkü bizzat sohbetin ana dâvası olan Fahr-ı Kâinat o topluluğa el koymuştur. Kezâ sohbet, büyük velîlerîn mânevî zevklerinden verdikleri sadakadır. Kur'ân'da vasiyyetleşme emri, sohbeti bir anlamda ibadet haline sokmuştur. Onun için sohbetlerin abdestli olarak takibi daha doğru olur.

F) NAZAR :

İhlâsla zikr-i Muhammedi yapan her nefse Allah bir nazar edici gönderir. insanın mânâ rüşdü tamamlanınca, Sahib-i hakikî onu gelin olarak seçmiştir. Ve «bakış» diyebileceğîmiz nazar, bir rical tarafından zuhur eder.

Nazarın halk dilinde, bir de karşıdakini rahatsız edici şekli vardır. Bu mevzuumuzun haricindedir. Sırası gelince verilecektir. Bizim buradaki nazar anlamımız; bakınca âşk ateşini çaktıran nazardır (ricâlin nazarı). Böyle bir aynadan akseden bakış (nazar), doğrudan, doğruya sahibine has bir hâdisedir. Ve ricâlin durumu nûr-u Muhammediyi muayyen zâviye ile aksettirmek halidir. Nazara ait müeyyideleri de -mevzuun nezaketine binaen-- madde madde açıkça anlatmayı uygun gördük.

1) Nazar odur ki, Hz. Ömer'e Fahr-ı Kâinatın bakışıdır. Katl kasdiyle geldi, köle oldu. Nazarin hikmeti böylece ashaba o gün verilmiş oldu. Nefs-i Ömer, menfilik ikliminden, varlıklar katarına bir anda döndü:

Nazar = ihya edici...

2) İbni Mülcem, kılıcını kaldırıp Hz. Âlî efendimize vuracağı anda o sırrın karşısında titredi, eridi. Ve kolu tutmaz oldu. Hz. Âli efendimiz nazar ettiler. Tekrar lâinin ,emeline, şer giderine mecal geldi ve vurabildi:

Nazar = irade-i kül...

3) Hz. Hüseyin, Kerbelâ'da kendisine yardım için gelen, Türkistanlı'ya nazar ettiler. Bu nazar Eba Müslim-i Horasani'ye nakloldu ve mantık üstü zaferi sağladı :

Nazar = Zafer kudreti...

4) Sâhib-i zaman, her sabah ufka nazar etmezse güneş doğmaz :

Nazar = Maddeye nizam verici...

5) Hz. Necmüddin-i Kübrâ, Moğollar'la savaşırken şehid olmuştur. Savaşa girmekteki bir hikmeti de Moğollara nazar etmekti; etti ve kısa bir müddet sonra mahvoldular:

Nazar = Kahr edici...

6) Hz. Şems, Mevlâna'ya nazar etti ve yepyeni bir Mevlâna doğdu :

Nazar = Mânâ ilkah edici...

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi